5 Kasım 2025 Çarşamba

Ahenk Kabulü

(Doğanın sarsılmaz bütünlüğü.)

🎼 Après un rêve, Op. 7: No. 1 Gabriel Fauré, Joshua Bell, Frederic Chiu.

Soluk, yeşil bir noktanın içinde gözlerim öyle kaybolmuş olacak ki, bir kaç dakikadır ağırlaşan göz kapaklarımı kırpmadığımı, ancak tüylerimi ürperten tek vuruşluk sert bir rüzgar estiğinde fark ediyorum. Bu soluk yeşil nokta, doğanın kusursuzluğundan olacaktır ki tam bir yuvarlak değil, biz insan gözünün bir forma sokma çabasıyla benzetebildiğim bir şekil. Sol kenarlarından yaprağın -sanki uzun bir akarsu, sanki elimin üzerindeki kâğıt çiziği kesiğinin, altından geçen damar gibi- geçen, -gözümü kapadığımda da hissettiğim kabartma yazı gibi- damarları bana açılan bir kapı haline geldi. İçine daldığım bu nokta koca bir gökyüzüne, ağaçlarla dolu bir yola, birbirine ahenkle öten kuşların hiç sarsmadan konduğu dallara götürüverdi. Bir kedi çıkageldi, yorulmuş olacak ki onun da gözleri yumuşakça açılır ve kapanır haldeydi. Birbirimize baktık, -var olduğum zaman mevhumu içerisinde bana uzun gelen bir bakışmaydı- ah, işte başlıyor. Yine bir yuvarlak kapı açılıyor zihnime, yeşile çalan bir çift gözle. Sol göze odaklanıyorum. İncecik kirpiklerin süzülüşü altında beni aynı evren bekliyor. Su sesleri, sessiz bir çığlık gibi duyuyorum, zaten ben hep duyarım. Ve zaten ben hep görürüm. Ve hep olan şeyleri görürüm, fakat herkes gördüğü halde yanından öylece geçip gidiverirken, ben bazı yeşilliklerde ve çığlık atan sular içinde sonsuza dek kalmayı isterim, sonra ayak uydururum bir kaç saat hayranlık duyup evlerine dağılan ‘akıllı’ şey’lere. Neyse ki onlara baktığımda da yuvarlak bir kapı bulabiliyor, kendime evrene varabilecek bir yol çiziveriyorum. Ne demişti, ‘yolunu tamamiyle yitiren kişi, yeni bir yol keşfeder.’ kimsenin bilmediği, yepyeni bir yol. Varlığımı çift ve tekli yuvarlak şey’ler içinde buluyorum. Yokluğumu su çığlıklarının yükselişine borçluyum. Tadına bakasım geliyor bütünlüğün, gözlerimle tadına bakıyorum mavi gökyüzünün. Gözlerimle yutuyorum kedi kirpiklerini, hışırdayan yaprak seslerini gözlerimle duyuyorum. Gözlerim, ölen ve doğan bütünlüğü tümüyle görüyorken, kabul doğuyor içine. Parlıyor, ‘ahenk kabul’ünden. Böyle diyorum; ‘ahenk kabulü gözleri parlatır.’ Tüm renkler gözlerime doluyor, gözlerim simsiyah oluyor. Gökyüzü karası. Işığın yokluğu, görünmeyen -yani göremediğim- siyah. Tüm renklerin yansıması. Siyah. Siyah bakıyorum, soluk yeşil noktalara, baskın gökyüzü mavilerini, nehrin kenarlarında duran kahverengi taşlarını, toprak kokusunu görüyorum -gri kokuyor- siyahı doğada bulamıyorum. Batmak gerek, ay’ı ve ölümü örnek alıyorum. Battıkça, dibe ve derine girdikçe siyahı buluyorum. Toprağı kazıyorum, saydam tırnaklarımla. Bir çift yuvarlak, soluk yeşil tohum ekiyorum. Şimdi ölü ellerim, derinde, tohumla birlikte. Bilmem kaç ay sonra canlanacak, karanlıktan çıkmasını bekliyorum. Yerini unutmamak için üzerine bir kozalak bırakıyorum. Kozalak bütünlük ve ‘ahenk kabulü’ kokuyor. -beyaz renk- duyuyorum. Tırnaklarımın içine dolan toprağı kokluyorum, boğazıma iştahım kabarınca dolan o sıvı doluyor. Ekzokrin bayramını kutluyorum, kokinaların dikenleriyle tırnaklarımın içlerini temizliyorum. Bir kaç kırmızı kokina çiçeği -yuvarlak silcanlar- düşüveriyor ayaklarımın diplerine. Gözlerime kırmızı renk gelir umuduyla reçel yapmak için topluyorum. Olmuyor. Yine siyah kalıyor. Ancak güneşe dönünce gözümü, silcanlara baktıkça kızıllar yansıyor gözüme. İstediğim geçici renkleri elde ediyorum. Kahverengi nehir yanı taşlarından biri tıkırdayıp kendini suya bırakınca tekrar çıkıyorum reçelini yaptığım kırmızı silcan yuvarlağının içinden. Düşmemek için direnen diğer kahverengi taşı alıveriyorum avcuma. Avuç içim kadar taş, altı nemli, uçurumun ucuna götürüyor bedenimi. İki göğsümün arasına bastırıyorum nemli, soğuk kısmını. -en çok iki göğsümün arası acıyor soluk yeşil noktalardan uzak kaldıkça çünkü- ve -en derin yerim, iki göğsümün arası- ve -en ferah yerim, iki göğsümün arası.- ayaklarımın dibinden taşlar ve kayalıklar düşüyor, ben köklenmiş halde bekliyorum, taşın soğukluğunu iki göğsümün arasında yumuşatıyorum. Renksizliği görüyorum gözüm kapalı, taşı, ayaklarımın ucunu duyuyorum. Nefesimi görüyorum. Derin ve dört saniye. Tüm uçurum dağılıyor ayaklarımı bastığım kaya parçası hariç. Gökyüzüne devriliyorum. Taş ellerimden kayıp, nehre süzülüyor. Ahenk kabulünü imzalamış oluyoruz, vardığı yer tam da nehrin çalılarla tıkanıklığının açılmasına yarayacak ağırlıkta, ona ihtiyacı olduğunu bildiği yer olunca. Çalılar açılıyor, nehir yine dünkü gibi, bir yol çiziyor. -yaprağın damarları gibi- Ucuna doğru işte o yorgun kedi. Tedirgin bir adımla önünden süzülen suyu yudumluyor, soluk mavi diliyle. Kirpiklerinin tadına bakıyorum yine gözlerimle. Kirpik uçları güneşte parlıyor. Bir bulut gölgesi düşüyor. Suya doyuyor, esniyor ve ben yuvarlak, yeşil gözlerinden geçiyorum. Kendimi nehrin içinde buluyorum. Soğuk, taşı görüyorum. Değiyorum. Dokunmayı da görüyorum. Yine bir koku gösteriyor kendini. O uzun damarlı yaprak. Nehirden yarım saliselik ani ve hızlı bir nefesle çıkıyorum. Saçlarım sırtıma ve omuzlarıma dokunuyor usulca, damlalar bacaklarıma düşüyor. Damlaları kokluyorum. Nehir damlaları. Vardığım yer kozalağın başı oluyor. Damlalar tohumlara ulaşana kadar bekliyorum. Damlalar siyah oluyor. Derinlik karası, gökyüzü siyahı. Toprağın altını duyuyorum. Tohuma yerleşen sıvının çıt seslerini görüyorum. Arkamdaki dar ağaç kavuğunun içine yatıyorum, cenin gibi. Tohum da, ben de, silcanlar da, taş da, artık hepimiz siyah oluyoruz. Yansıttığım tüm renklerimi de alıyorum, siyaha yatıyorum. Bir yıldız kayıyor, gözüm parlıyor. Gözüm hep parlıyor. Göz kapaklarım çok yorgun. Soluk, yeşil bir noktanın içinde gözlerim öyle kaybolmuş olacak ki, bir kaç dakikadır ağırlaşan göz kapaklarımı kırpmadığımı, ancak tüylerimi ürperten tek vuruşluk sert bir rüzgar estiğinde fark ediyorum.

Fakat tüm bunları bir kenara bıraktığımda yalın haliyle henüz çürümemiş yaprağın üzerinde, yuvarlak bir şekil işte. Yuvarlak şeklin sol kenarından da yaprağın biraz nemli damarı geçiveriyor. İşte bu kadar.

Ne mümkün ki tüm bunları bir kenara bırakamıyorum. İşte bu kadar.

🎼The Swan (Saint-Saëns) Yo-Yo Ma ve Kathyrn Stott.

02.10.2025

18:00 - 19:30

Ankara, Çankaya

gpe

30 Haziran 2025 Pazartesi

aasha

Aasha. Hintçe ‘umut’ demek. Hepimizin sarıldığı ve zihninde beliren öylesine bir ‘umut’ gibi mi? Anlatayım.

Aasha geldiğinde, tam 21’i bitirmek üzereydim. Öldüğünde ise 28’i bitirmek üzereydim. 7 yılı devirdik birlikte. Aashayı toprağa gömeli, 7 ay oldu. Bu süre içerisinde ona duyduğum özlem arttı, kokusu ve varlığı burnumda tüttükçe tüttü. Benim için Aasha, tek yumruk tutamadığım ‘ailem’ demekti. Aasha, kadim dostum, uyandığım an ilk gördüğüm, uyurken son gördüğümdü. Ayrı kaldığımız süre bu 7 yıl içerisinde toplasan 1 buçuk ay.

şimdi ben neden bu sürelere bu kadar takıldım. Çünkü yastayım. Çünkü zihnim daha önce ablamı, babam yerine koyduğum dayımı, ilk sevgilimi toprağa koymama rağmen, aasha’nın ölümüyle mücadele edemez hâlde. Biri öldüğünde de hiç kimse nasıl konuşması gerektiğini bilmedi, ama ölen bir kedi olunca da yas tutulması çok ‘romantik’ ‘dramatik’ bulundu.

oysa öyle mi? Ailem, dostum, evladım dediğim herhangi bir ‘şey’ artık yok. Kulaklığı kaybolduğunda senelerce aklına gelip üzülen insan, ailem yok olduğunda tuttuğum yasa anlam veremedi ve ben, yine kendimi sorgularken buluverdim kendimi. İyi insan mıyım? İyi mi seviyorum? Yok, tüm bunları ardımızda bırakalım. Ben alacaklı olmaktan vazgeçeli çok oldu. Siktir çekip insanları şak diye hayatımdan çıkartma huyumu bırakalı da çok oldu. Herhangi bir beklentiye girmek. Hayatla ilgili.. Çok oldu bırakalı, insan çok genç yaşta hayatın en acımasız duvarlarına çarpa çarpa kendini çiçeklere, kedilere, kitaplara, kahvelere veriyor ve tüm evrene, doğaya hayranlık duyduğu çok az şeyle yetinmeyi öğreniyor. Rahatça yasımı tutuyorum kimseye değmeden. Aashaya duyduğum tüm sevgi, ne kadar büyükse, o kadar yasım uzun sürecek, layıkıyla yaşayacağım. Nefes almakta zorlandığım gecelerden, yalnızca gözlerimin dolduğu anlara şükür ki geçebildim. Bir de anlayan bir iki kişi bana aasha’yı sorduğunda veya hatırlattığında konuşabilmek, bana nefes aldırıyor yalnızca. İnsan hem yara, hem nefes olabiliyor insana.

Bu satırları olayları romantize eden dramatik biri olarak değil, bilinçli, duygusal zekâsı yüksek ve farkındalığını sürekli geliştirmeye çalışmayı misyon edinmiş, duygusal regülasyona sahip, yas tutan, yasına alan açan bir insan olarak yazıyorum. Aasha’yı, ailem dediğim varlığı kaybedeli 7 ay olmuş, ‘muş’ diyorum çünkü saymamıştım, benim için taş çatlasa 2 ay oldu çünkü. 7 aydır nasıl içimin yandığını ve nasıl dağıldığımı gerçekten bir ben bilirim. Bizler için ‘hayvan’ vasfından çıkıyor ve ‘evlat’ ‘dost’ ‘aile’ oluyor bu çocuklar. Sevgimizi koşulsuz transfer edebildiğimiz canlılara olan hassasiyetimiz de o kadar koşulsuz, yasımız da o kadar koşulsuz oluyor. İçine girdiğim sürecin bir ruminasyona dönmemesi için yeniden rutinlerime dönmeye ve daha iyi hissetmeye başladığım bir sürece girdim. Bu süreç çok biricik ve özel bir süreç. Yas tutmayı çok kişisel, çok doğal ve daha önce sevdiği üç kişiyi kaybetmiş biri olarak çok ‘gerekli’ görüyorum.

Gerekli gördüğüm bir diğer konu: yas tutan birine karşı tutumumuz. Evet, bir yakınımızı kaybettiğimizde de ne yazık ki çok bilmiyoruz nasıl yaklaşmamız gerektiğini, nasıl yanında olmamız gerektiğini, ancak bu konuyla ilgili sağlam araştırmalar yaparsak müthiş kaynaklara ulaşabiliriz, ‘destek olmak’la ilgili kendimizi donatabiliriz.

ben saksıda çiçeği solunca yetim hisseden bir kadınım. Kedim ölünce, kimsesiz hissetmeye başladım.

aasha’yla yolculuğumuz boyunca binlerce anı biriktirdik. Kafa kafaya verdik, bir çok hastalığı, mutluluğu, kaybı, sevinci, neşeyi, birlikte yaşadık. Aasha gittiğinden beri ‘benlik algımın’ bozulduğunu, kendime ve eskiye duyduğum özlemden anlayabiliyorum. Bu sürece saygı duymayı beceremeyen hiç kimseyi de hayatımda tutmuyorum. Benimle birlikte gözleri dolan insanlara da minnet duyuyorum. Kıymetin anlamı, tam olarak zenginleştiriyor kapladığı alanı. Yeniden ve yeniden.

Bu 7 ay içerisinde bir çok şey düşündüm. Ablamın, dayımın, ilk erkek arkadaşımın yaslarını mı tutamadım acaba ondan mı böyle oldu? Zor bir süreçten geçiyorum, taşındım, maddi ve manevi çok kayıp verdim, ondan mı? Duygusal olarak son senelerde çok yıprandım, ondan mı?

hayır.. hiçbiri.. vardığım tek sonuç: koşulsuz sevgi. Ben Aasha’yı çok sevdim. Onu gömdüğüm ilk haftalar toprağın altından çıkartma isteğim ölü bedenini bile nereye layık olduğunu bulamamaktan, yirmi senede ancak yok olacak bedeni, yakmak? Asla yapamam, başka bir yöntem yok, gibi düşüncelerim: koruma iç güdümden kaynaklıydı. Saatlerce videolarını ve fotoğraflarını izleme eğilimim, zihnim su içtiği ve mama yediği belli saatleri kaydetmiş olduğu için öldüğünü sürekli unutup yine belirli saatlerde su sebiline ve mama kabına bakıp, yedi mi, içti mi, kontrol etme ihtiyacımdandı. Beş kilo çipil çipil suratıma yedi sene bakan karakteri bal oğlum. Sen bendin, ben de sen. Sen gittikten sonra benim bir parçam da gidiverdi. Hep seninle söyler ve dinlerdik:

“sen de çekip gitme,

dayan be umudum,

dön, gel..

dön, gel..

meydan okur hayat

pabuç bırakmaz ölüme,

dön gel..

dön gel.”

bugün toprağını suladım.. bir arkadaşıma öldüğün gün, veteriner “Pelin hanım siz bu gece evinize gidin, biz buzdolabına koyalım, yarın teslim alıp gömersiniz” dediğinde “üriner yollarından hasta benim oğlum” diye düşünüp “dolap kaç derece doktor bey” diye sorduğumu anlattım.. komik biriyim, acı içindeyken de. zaten deliyim, 4 kedim vardı, şimdi 3. Azaldıkça kediler topluma uygun bir normal olurum belki. Pek sanmıyorum, tabiatıma ters. Zaten bence ben DNA’mda kaplan, kedi, türevi ne varsa barındırıyorum. Bu kadar prensip, uysallık, diş gösterme, kendini istemeden herkese sevdirme olayı bünyemde başka türlü nasıl bulunabilir? :)

Seni kollarıma sarıp koklamayı çok özledim. Özlem duygusunu yaşamam ben hiç bilirsin. Ama seni deli gibi özledim.. aklı başında biri gibi de özledim.. tüm formlarda özledim.. gözlerimi kapatıp sarılıyorum hâlâ sana, başını sol göğsüme yaslıyorum. Anne balı bu.. anne çiçeği bu diyorum. Aasha, rüyalarda buluşalım, hâyâllerde, sohbetlerde buluşalım benim güzel ailem.. nefes alma sebebim..

yas sürecinde olan her okuyucuma:

bağzı çok önemli (siktiriboktan) fikirler ve öneriler sunulacak, yorumlar yapılacak, bi kere bıdı bıdı yapma bizim cahil insan topluluğumuzda çok yaygın, bunların hepsi çöp.. diyorum ya, anneni babanı kaybetsen zaten iki cümle bir araya getiremeyen türlü insan müsveddeleriyle (müsvette miydi? Yok ya müsveddedir.) dolu etraf. Gerçekten gözünün içine bakıp yaşadığın acıyı saklamadan dökebileceğin kişilerle göz göze bak yalnızca. Çünkü söylenen her cümle tuttuğun yası anormal kılma eğilimini arttıracak. Bu işine yaramaz. Gerçek olan tek bir şey vardır: insan doğasındaki tüm duyguları yaşamak ve bastırmamak, kabul edip dönüştürmek için kendine zaman tanımak. Güç tam anlamıyla budur. Kabul etmek, potansiyelini bilmek. “Mış” gibi yapmamak.. edepsiz bir oyuncu gibi, sahnede maskelerle yaşamamak hayatı.. performans göstermen gereken ‘özel hayat’ değil.. bunu bi sindir güzel kardeşim. Ağlayacaksın, vurup dökeceksin, bağıracaksın, nefessiz kalacaksın, güleceksin, taşkın bir nehir gibi kahkahalar atacaksın, rutinlere döneceksin, sadece zaman.. ve doğru insanlarla temas..

ne var ki, bir kedi..

doğru bakmayı öğrenen, bir göz haresindeki renkte tüm ‘evren’i görür.

o gözler kapandığında ve artık yeniden evreni görebileceğin bir hare bulana kadar, dosdoğru, prangasız yaşa yasını.. nereye koyacağını bilemediğin acını, tut avcunun içinde. dünya kendini uyutanlarla, meşgul edenlerle, sorumsuzlarla dolu. sen sahip çıktığın her duygunla yaşama, tüm evrene faydalı olmaya bak. işte her şeyi örten gece.. mecnûn inledi: “geceyi aşığa sığınak yapan bir tanrı? şükürler olsun..”

13 Nisan 2025 Pazar

ormanların sincabı jetla nerde? / (Birinci kısım)

bu hikâyeye başlarken, hepinizin sihirli kelimelerime ve harflerime bakmanızı, kulaklarınızı iyice kabartıp kaybolan sincap jetli’yi bulmanızı istiyorum!

bir gün sincap, sabah kahvaltısını yaptıktan sonra evinin arka sokağında bulunan köşenin başındaki fırına, her zamanki gibi arkadaşıyla oynamaya inmişti. yere baktı, kaldırımların arasında açan bir yeşil ot gördü. yemyeşil parlıyordu. fırının camından yeşil ota yansıyan ışığı gördü. “bu parıltı gökyüzünden mi yansıyor” diyerek kafasını gökyüzüne çevirdi. o da ne!

tombul ve bembeyaz bir bulut, “o parlayan yeşil şeye dokun” dedi.

sincap hızla eğildi. “bir bulutun söylediklerini yapmalı mıyım?” çünkü sincabın ailesi, anne sincap ve baba sincap tanımadığı hiç kimsenin sözlerine kulak asmamasını, söylediklerini yapmamasını öğretmişti. ama bu bir buluttu! tıpkı masallardaki gibi, konuşan tombul bir bulut!

küçük sincap dayanamadı ve parlak, yeşil o çiçeğe dokundu. bir anda parmak uçlarında gıcır gıcır bir ıslaklık hissetti. bu yeşil tatlı ot, yağmurdan sonra açmış olmalıydı. peki ya kaldırım arasında ne işi vardı? tüm bu düşünceler geçerken aklından, kaldırım arasındaki küçük parlak ot devleşiverdi, sincap bir kaç adım geri çekildi. tuttuğu tatlış ot, elinden kayıverdi. kocaman yaprak oluverdi. kaldırım ikiye ayrıldı, dev bir ağaç oluverdi. jetli, ağacın gölgesinde kalıverdi! jetli çok şaşırdı.

ağacın içinde koca bir oyuk, içeride arkadaşı sincap sifella vardı!

sifella, “korktuğunu biliyorum, sana büyük bir sürpriz yapmak istedim. yeni maceralara atılabilmemiz için bu ağaçla bir anlaşma yaptım. kendisini yerin altına sakladı, küçücük bir yaprağını gösterdi. senin her zaman hem yere, hem göğe baktığını bildiğimi söyledim. bu dev ağacın adını bilmiyorum fakat, bulutla da o konuştu. şimdi bu oyuğa yanıma gel, birlikte çok güzel bir yolculuğa çıkacağız!”

jetli, arkadaşı sifellayı çok severdi. çok güvenirdi. ailecek görüşürler, onlar bahçede ağaçtan ağaca hoplarken, anne sincaplar ve baba sincaplar içerde fındıktan sofralar hazırlardı. hem okulda da en yakın arkadaşı sifellaydı! bu fikir ona ilk başta ağaç devleşirken korksa da, heyecanlı ve güvenli geldi! hem jetli’nin en sevdiği şeylerden biri, arkadaşlarıyla yeni maceralara atılmaktı.

jetli küçük patilerinden birini ağacın gövdesine dayadı. tırnaklarını geçirip oyuğa kadar tırmandı. bu onun için bebek sincap işiydi! sifella oyuğun içinden elini uzatıp jetli’nin patisini tuttu. oyuğa girdiler.

işte şimdi ilk defa bir ağaç oyuğunun böyle parlak, böyle uzun yolları olduğunu gördü jetli. gördükleri karşısında hayret ediyor, “keşke not defterim yanımda olsaydı da gördüklerimi yazabilseydim” diye içinden geçiriyordu. sonra bir okul gezisinde yine not defterini unutup üzüldüğünü görünce, öğretmeninin ona “yaşadıklarımızı aklımıza da not edebiliriz, sadece keyif al.” dediğini hatırladı. şimdi de öyle yapacaktı. sifellanın elini sımsıkı tuttu.

jetli ve sifella bu konuşan dev ağacın içindeki oyukta bir yol fark etti. jetli dev ağaca “hey, adını bilmediğim dev oyuklu ağaç, biz bu yoldan girebilir miyiz?”

“öhöm, öhöm, öncelikle adım yoke. insanlar bana sekoya der! ve tabii ki bu yoldan, girebilirsiniz. ben oyuğumu sincaplara yuva yapmak için değil, onları muhteşem yolculuklara ve keşiflere çıkartmak için açtım. her katımda başka macera, her katımda başka duygular yaşayacaksınız. hem kendinizi, hem dünyayı keşfetmek için, durmayın. oyuğumun içinde gönlünüzce yola koyulun. hangi yola girerseniz girin, yalnızca bir kaç kuralım var. zarar vermeyin yollarıma. iyilik ve güzellik verirseniz içime, sevgiyle dokunursanız gövdeme, iyilik ve güzellikle karşılarım sizi. sevgiyle bırakırım tekrar evinize. dostluklar kurarız birbirimizle.”

sfella ve jetla, hayranlıkla dev ağaç yoke’yi dinlediler. birbirlerine şaşkın şaşkın bakıp, yerde sarmaşıklar olan, miss gibi toprak kokan yola girmeye karar verdiler.

yirminin kürkü, dördün madonnası

"Acı acı güldüğümü hissettim. İnsanlara olduklarından başka gözlerle bakmakta ısrar edişimi içerliyordum. Yirmi dört yaşına geldiğim halde hala çocukluğumun saflığından kurtulamamıştım."

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali

Öyle güzel bir kesit ki. Bana küçükken Taksim kütüphanesine gidip yazıldığım dönemi, kütüphane içinde kaybolurken merakla yeni bir dünya bulma hissimi hatırlattı. Kaybolur gibi olurken, o his, tekrar tekrar beynimi kemirirken, bir türlü iyilik tarafımı, masumiyetimi yenemiyorum, ne büyük vasıf ve aslında ne büyük cefa benim için, hem iyisin, affediyorsun, kibrin yok, kinin yok, her şeye maşallah, daha iyisi olsun derken, beyaz kanatların çıkıyor sırtından; oysa ki asilliği seviyorsun, siyahı seviyorsun, sert cümlelerin kadınısın, esip gürleyen tarafın da var, yıkıp yağmalıyorsun, fakat bir gülüşe ve bir yaramazlığa tav oluyorsun. Nasıl bir şey bu sonu olmayan baharın içinde gidip gelmek anlatayım, her mevsimim var, fakat yoruyor, yağmurum yoruyor, fırtınam yoruyor, farazi söylüyorum bazen çiçek açmak dahi yoruyor çünkü yanlış yerde açıyorum, kendi içimde kutuplaşmalara ve küresel ısınmalara sebep oluyorum. Sorgulamıyorum artık, serhaddimi aşmıyor, duruluyor, daha çok duruluyor, masum yanımı da, bembeyaz, çiçeklerle dolu yolumu da, karanlık tarafımı, elinin tersiyle iten, inciten tavrımı da kabul ediyorum.

Hayat boyu savaşım yalnız kalmak iken yalnız kaldığımda hayıflanan tarafimı da seviyorum, bu, bana; manevi doyumda arkadaşlık ve dostluk kurmamda, tatmin olmamda ve böylesine zor bir kadın iken kabul görmemde saf ve temiz sevgi olduğuna inanabilmemde yol gösteriyor.

Var olan durumumda çevremi sorgulamayı, gerçek mi değil mi ayırt etmeyi ve gücümün her zaman daha üstünde düşünebilmeyi, soyut kavramdan somut kavramlara aktarabilmeyi seviyorum. Durup dururken aklıma gelen bir huyumu, sevdiğim bir şarkıyı hatırlamayı, kendimi iyileştirebilmek için kendime savaş açmayı, bu denli içimde güç birikintisi olmasını seviyorum.

Hayıflanmıyorum.

Araştırıyor, okuyor, izliyor, daha çok konfor alanımdan çıkmak için çabalıyor, kendimi zorluyorum. Evet değişimin kölesiyim, evet sabit olmaya aşığım.

Kalemimi de elime alıyor, bırakıyorum. Arada oluyor bana bu.

16.01.2020 /

12 Nisan 2025 Cumartesi

/•yapmaşunukendinebe

 çünkü gece, prangasızlıktan parlayan gözler içindir 🌙 

bir varmış bir yokmuş, gerçekten de öyleymiş. bir yazmış bir susmuş, bu masalın kahramanı çok tutmuş. şimdi sığ denizlerde yüzmeyi ne ararsın, derinlerden korkup ortalarda dalarsın.

kırgın olmayı öğrendin mi? 

söylemeyi öğrendin mi? 

güçlü olmayı bırakmayı öğrendin mi?

sana ait olmayan anlardan vazgeçmeyi öğrendin mi?

her dokunduğun şeyi hissetmeyi bıraktın mı?

çok güzel kahkahalar basmayı bıraktın mı?

gözlerin parlıyor, söndürdün mü?

kilit vurdun mu? 

biraz yoruldun mu?

durulunca yargıladın mı?

daha da sadeleştin mi? kamberleştin mi?

ölümü istedin mi? ölümü istemeyi istedin mi? 

r’leri söyleyebildin mi, uzun uzun?

rahmini çok sevdin mi? 

anladın mı? anlaşıldın mı?

saatlerini buldun mu, gözünü kuma diktin mi, tırmanıp yoruldun mu, atınla çıplak denize girdin mi, çok âşık olup dünyaya duyurdun mu, tutkuyla şefkati aynı anda duydun mu, hem baba gibi uykuda sevdin mi, hem ana gibi baş okşadın mı, bi kadının hayatını kurtardın mı, atomkarıncalığı biraz bıraktın mı, çok kedin oldu mu, sahnede bağırdın mı, yas tuttun mu, tüm yaşamdan ve bir takım taklavat;etiketlerden arınıp gözünün içine baktın ve hiçbir şey olmadan sevildin mi. yaptın mı yapmadın mı. şimdi bana yalan söyleme.

çocukluğundan kalma kazağın vardı, verdin mi? ağaca çıktın mı çıkmadın mı, söylesene kızım. kaç bahar geçti konuşmadık, kavuşmadık, buluşmadık. oldu mu olmadı mı.

sabitlendin mi? sakinledin mi? 

fotoğraf çekmeyi bıraktın mı? yağlı boyalarını bitirdin mi? bir takım saçmalıklara siktiri çektin mi? otuz oldun mu otuz, onu söyle. çocuk yapmayacaktın, yaptın mı?

korudun mu? peşinde misin hâlâ kendinin? sonsuz mu? yalnız mısın, çok musun?

kalemi yine bıraktın mı? tekrar başladın mı?

ağlamayı öğrendin mi? susmaları bıraktın mı? 

kedin öldü mü? feleğin şaştı mı? acı çekti mi çekmedi mi, susmasana kızım. 

kim öldü? 

sen ölmedin ya.

dünya barışı geldi mi? dünya tarihinde hiç görülmemiş gençlik umutlarıyla bezeli hayâller gerçekleşti mi? susturdun mu 40’lık kadını? ortaları buldun mu? halı yıkamalarda sis çöktürdün mü yine, beyninin ortasına serdin mi kilimi?

ilmine ne oldu? inanıyordun. sığınaklarını kitledin mi?

gidecek hiçbir yerin kalmayıncaya dek koştun mu? yürüdün mü/ durdun mu/ nefes aldın mı/ ne istediğini buldun mu? 

olsun. galaksinin de koy götüne, yıldız tozları düşsün göğüne. senin göğün hep parlak kalsın. sen etrafındaki herkesle paylaşırsın yıldız tozlarını da, parlak göğünü de. 

yoksa bencil oldun mu?



bendenizden banakalsın

 rûh'um içime sığmıyor.

ben de onu çiçekli ve çiçeksiz bitkilere, kitaplara, çocuklara, kadınlara, gökyüzüne, denize, toprağa, kuma, kuşlara, atlara, kedilere ve ayakkabılarımın topuklarına aktarıyorum. tüm yaptığım bu. onlar rûhlandıkça bende rûhlanıyorum.

daha anlatacak çok şey var, orası da bana kalsın.

1948, yeşilköy sahil, 

bendeniz

26.05.21 / 

kırk yaşında bir kadın, dört yaşında bir kız

 kalbin yoruldu, eksenin şaştı, doğruların yanlış çıktı, yanlışların doğru çıktı. sevilmediğin yerlerinden yara aldın, kana bulandın, uzaya çıktın, boşluğa düştün, düşüşünün sonu gelmedi, uçtuğunu anladın. yarım dedin, yarım kaldın, tutunduğun dal elinde kaldı, parçalandın, dua ettiğin dudaklarına saplandı parçaların. şaşırdın, yürüdün, koştun, köşeyi dönünce ağladın, kaldırımlarda dövündün, yağmurlarda sırılsıklam dans ettin. kırıldın, şımardın, şaştın, beştin. kedilere, kuşlara, atlara, kitaplara, sahaflara, beyoğlu'na, ortaköy'e, emirgan'a, balat'a, doğduğun mahalleden, donduğun mahalleye, sevdiğin manzaradan, sevmediğin pastalara, istediğin pabuçtan, alışamadığın binalara. istanbul sana oyuncak geldi, oynadın, küfürler ettin, bağırdın, vurdun, kırdın, parçaladın, haykırdın. savaştın, 'olmaz' olmazdı senin için, kıvrandın, sevdiklerini kalbinin kilitli odalarında besledin. bitmedi, vazgeçmedin, olsun dedin, dedikçe kendinden bir kendin kaldın, aynaya baktın,

durdun.

kimdi bu, gözleri simsiyah, benzi soluk, sana bakan kadın? kimdi bu, senden yardım isteyen, ama hiçbir şey diyemeyen kadın?

o aynaya bakarken, ne gördün?

"içimde kırk yaşında bir kadınla, dört yaşında bir kız çocuğunu büyütüyorum."

sonra,

durdun. 

düşündün. bu sefer farklıydı. tüm düşüşlerini topladın. düştüğün yerin çiçek bahçesi olduğunu görmediğini fark ettin. çamur olduğunu unutup, toprağa dövündüğün anlarda ne ahmaklaştığını fark ettin. ağlayabilirdin, anlatabilirdin, girdap içindeydi herkes, herkes bağırabilirdi. farklı olmak değil, normal olmak istedin hep, sıradan, yalın, sade. alacaklı olmak ne demekmiş, ne ağır demmiş, hiç yaramazmış. kapının kilidi samimi sevgiye, çıkarsız aidiyete, yargısız ve bonkör sevgililere anahtarmış. meğer senin yaran insanmış. bir rahime düşüp, bin rahme bedel kucaklamışsın dünyayı, artık ne alacaklısın, ne verecekli. yazdın, bıraktın, sustun, bağırdın. artık hiçbir şey yapmadan da var olduğunu kanıtlayabilirsin.

insanın tek savaşı, kendiyle olanıymış. gün içinde en çok kullandığın iki kelimenin tezatlığında divanesin, o savaş "biliyorum" - "gerçeek?" arasında verilmeye devam edecek. ama sana söz güzelim, senin dünyanı yalnızca senin kalbin güzelleştirecek.

gpe

22.03.2021 /