6 Ağustos 2020 Perşembe

fark ettim

Önce, yola çıkmadan beni arayıp "kızım şöför x.. abin, konuştum ben, emanet ettim seni" diye aramadığında fark ettim. 
Bütün molalarımın saatini ezbere bilip, sırf ben gece yolculuğu seviyorum diye geleceğim gece uyumayıp o molalarda beni aramadığında fark ettim.
İskeleye yanaştığımda, feribotun en üstüne çıkıp tam ortadan manzaraya bakarak sana gelmenin heyecanını yaşarken bu seferkinde kaybolduğumu hissederek; hüngür hüngür ağlayarak, "nolur her zamanki gibi iyi gelsin bu şehir bana" diye dualar ederken fark ettim.
İndim, ayak bastım ikinci memleketim saydığım toprağa, hemde yıllar sonra; yoktun. 'İşi var' gibi saçma bir bahane vardı içimde, oysa ki bensem konu bütün işlerin ertelenirdi, boğazımda oluşan yumruyla, elimde küçük bir bavulla gözüm arkasında bana kocaman yer yaptığın bisikletini ararken fark ettim.
Kordonda güneş tenimi yakarak yürürken, "yarın denize gideriz", "bugün piknik planı yaptım","akşama oğlak yemeği yaptım.", "kara kızım, çingene kızım, başkanım aşkım" diye konuşmanı duymadığımda fark ettim.
Geldiğimin ilk iki günü bana alışveriş yapmaya harcardın, gider baştan aşağı kıyafetler ayakkabılar, takılar alırdık. Ben utana sıkıla "tamam bu olsun" dedikçe kızıp "dene, sevdiğini al." diye beni uyardığını hatırlayınca fark ettim.
Kendi evimize değil de otel odasına girince fark ettim. 
Kendi odamı, dolabımı, kıyafetlerimi bulamayınca fark ettim.
Şehrin kokusu senin kokunmuş meğer, burnum sızlayarak yürürken fark ettim.
Denize ayaklarımı soktuğum gibi arkamda beni izleyen ve bütün gün ben eğlenirken bana göz kulak olan, bu işi her gün aksatmadan yapan seni göremeyince fark ettim.
Kordona doğru yürürken bir arkadaşınla karşılaşıp yüz çevirdiğimde fark ettim.
Yokluğunu ertelemek ve kabullenmemek için 8 sene yetmemiş gibi, yüzleşmeye geldiğimde bile hâlâ inatçı ve çocuksu davranarak yokluğunun bana katacağı olgunluğu yok saydığımı görünce, fark ettim.
Dondurma yerken, takılara bakarken, kordonda otururken, 'Sahil Cafe'nin önünden geçerken biri fotoğraflarımı çiçeğin böceğin önünde çekmeyince fark ettim.
Ne kadar erteleyebilirdim.. Bu acıyla bu şehri kendime zehir etmeye değil, kabullenmeye, eskiden olduğu gibi sadece iyi anılarla dönmeye gelmiştim. 
Sana gelmiştim.
Son gelişimde tekneyi boyaman, ve diğer aile çınarımızla iki çınarın barışmasına ne kadar sevindiğimi ortaya koymamla sizi çektiğim fotoğraflar, bizi gezdirmen, güzel anılar kalmış aklımda.. Fark ettim güzellikleri; fark ettim.
Sana adım adım yürürken buz gibi betonda soyadını görünce, sanki bir el ateş edilmiş gibi göğsümden sarsılıp en yakın arkadaşımın kolunu sımsıkı sıkınca fark ettim. 
Yaklaşırken daha çok, gittiğin tarih netleşti, toprağın kokusu, suya ihtiyaç duyan çiçeklerin.. Beyaz mermere siyah isim.. Fark ettim.
Seni göreceğim heyecanıyla bana beyaz yakıştırıyorsun diye baştan ayağı beyaz giyinmiştim, başıma da bir beyaz örtü.. Çok sevdiğin polis gözlüklerim de gözümde.. Güzel kızın serpildi, büyüdü, regli olduğumda "Kadın oldun, ayıp bir şey yok, utanma sakın, güzel kızım serpiliyorsun"dediğin aklıma geldi.. Beni bu halimle görebildiğini tüm ruhumla hissedince fark ettim.
Yüzleştim, ve sanki sen daha yeni gittin. İçerime bir ateş, bir yangın düştü ki; benim yasım asıl şimdi başlıyordu. Cenazemin şimdi kalktığını fark ettim. 
Yanından ayrılasım gelmedi, arkandaki kocaman ağaçları, etraftakı dinginliği fark ettim.
Geceleri yalnız ve sessiz bir mezarlıkta bedeninin toprak olduğunu, ruhunu üfleyenin senden geri aldığını fark ettim.
Ölüm yine 'dan' diye vurmuştu yüzüme acısını.
Babam olduğunu hep bilir, hep hissederdim de; sen göçüp gidince yapayalnız bir kız çocuğu olarak kaldığımı ve yaslandığım koca dağın bir avuç toprağa sığdırıldığını fark ettim.
Güzel dualarım seninle. Kalbim seninle.
Seni kalbimdeki güzel yerden hiç kimsenin ve hiçbir şeyin, hele ki gidişinle yüzleşmek için görmek istediğim o mezar taşının alamayacağını fark ettim.
Ablamla, diğer dayımla birlikte bizleri beklediğinizi biliyorum.. Ruhunuz şâd olsun.
Kadir Gerdanerli anısına..
Başkanın aşkın, çingene kızın seni çok seviyor dayıcım.

29 Temmuz 2020 Çarşamba

İskelede inecek var!

Âh! Güzel çocukluk yazlarımı ve ilk gençlik yıllarımı geçirdiğim güzel şehir. Sonunda geldim.
Aradan 8 sene geçmiş.. 
Bana hep iyi gelen bu güzel şehirde şimdi biraz ağlamalıydım, biliyordum bunu. İçten içe kahrolmalıydım. Çünkü benim dayım, biricikti.
Hep de biricik kalacak.
Hep ayağım geriye gitti, bi türlü gelemedim. Bunu da kaldırabilir miydim bilmiyordum. "Şartlar el vermedi." bahanesiyle araya yılları süslemişim.
Benim için bu şehir bisiklet demek, uzun yollar demek, gün batımı demek, deniz kokusunu üzerinden hiç atmadan günlerini ve aylarını geçirmek demek, güneşten kapkara olup bir kez bile mızıklanmamak demek. Çiçekli, böcekli apartmanlar arasında yürümek demek, güven dolu bir hisle..
Buruk bir şehir olmaktan belki çıkar benim için bu ziyaretimde.
Bilirsiniz, birini kaybettiğinizde, bununla ne zaman yüzleşirseniz, o zaman sizin için yas zamanı olur. Ne zaman bam telinize dokunacak bir manzara, bir koku ve bir hatırayı iliklerinize kadar hissederseniz, (ansızın.) İşte o zaman o acıyı kabullenip, kaybettiğiniz kişinin gerçekten bu dünyadan göçüp gittiğine inanabilirsiniz.
Biraz masumiyet, biraz sevinç, biraz güç almaya geldim ben bu şehirden. Kaybettiklerimi, kabullenip içimde yaşatmaya geldim.. 
Feribot yaklaşırken iskeleye.. Beni alacak biri yoktu. Sevinçten güller açan, gözleri parıl parıl parlayan, indiğimde de sımsıkı sarılacak, koç erkeği, o dimdik, heybetli canım dayım, yalnız kurt yoktu. :) ama oradaymış gibi bu şehre sarıldım.
Ayaklarımı henüz basalı 10 saniye olsa da, iliklerime kadar hissettim bedeninin değil ruhunun hep benimle olduğunu.
Biraz daha yolum var.. Az kaldı sokaklarına karışıp türküler söylememe.. Az kaldı sevinç ve hüzün karışık göz yaşlarımı daha da rahat dökmeme.
Yeşilliklerle karşıladı beni şehir. 
Fark edeceklerim neler olacak, neler.. 
İyi gel bana.. 

21 Temmuz 2020 Salı

Eğitim diyorum..

Dünya üzerinde yaşanılan olay ne olursa olsun, insan psikolojisine ve eğitim düzeyine bakmayı öğrendim. Bunun ucu yok. Ve fakat; bu bir polyannacılık değil.
İki yolu var, anlatayım.
Kısasa kısas. Kasten ve haksız olarak birini öldüren kimsenin ceza olarak öldürülmesine, aynı şekilde birini yaralayan kimsenin misilleme yoluyla yaralamak suretiyle cezalandırılmasına “kısas” denilmiştir. 
Eğitim. İnsanlık eğitimi, ahlak eğitimi. Evlilik eğitimi. Merhameti, sevgiyi, güzel ahlakı aşılayacak, sevgi öğretilecek bir toplum.
Hayır, yeniden inşaa edilmesine gerek yok. 
Düşünün ki, bu eğitimler zorunlu.
Her insanın bu eğitimden geçmesi zorunlu kılındı, diyelim.
Psikologlar ve terapistler eşliğinde testlerden geçecek insanlar, bebekten yaşlısına, terapi ve dersler verilecek, toplumun dayattığı ve öğrettiği tüm algı yıkılıp, yerine haddini bilen ve özgürlüğünü bir başkasının özgürlüğünü kısıtlamadan yaşamayı öğrenecek.
Çok zor mu? Soruyorum, bu endişe, bu korku ve kaygı, benim yarınıma ne işe yarayacak ki?
Bir keresinde gayet aklı başında olarak düşündüğüm bir arkadaşımın yakın arkadaşı, görüştüğü bir kadın odasına geçip uyuyunca eski erkek arkadaşıma "abi tecavüz edeyim mi?" diye mesaj atmış. Ve bu gayet normal bir şaka gibi okunup geçilmiş üzerine konuşulmamış. Okuduğum anda kanım dondu.
O adam benim de yakın arkadaşımdı. Nasıl olurdu? Bunun şakasını nasıl yapabilirdi, laf arası öylesine yazılacak bir şey miydi bu? Kafayı sıyırdım. Öncesinde o kadar çok aynı ortamda bulunduk ki, şoka girdim.. Uzun süre gözlem yaptım.. İnsanlar nasıl bu denli eğitimsiz, kör, ve karaktersiz olabiliyor gördüm. 
Tek tek, sanki her harfin beynine girmesi 1 dakika alıyormuş gibi, insanlara öğretilmesi gereken şeyler var. 
Bu 'şey'ler yüzünden psikolojik baskı görüyoruz.
Susturulup bastırılıyoruz. Değersizleştiriliyoruz. Aldatılıyor, hor görülüyor, psikolojimizi kaybediyoruz. Yalanlara maruz kalıyoruz. 
İnanın fiziksel ve ruhsal şiddet arasında hiçbir fark yok. Bir kadını yaşarken öldürebilen milyonlarca erkek var. Bir kadını nefes alırken nefessiz bırakan milyonlarca erkek var.
Bu 'şey'ler yüzünden ÖLDÜRÜLÜYORuz. Katlediliyoruz. TECAVÜZE VE TACİZE uğratılıyoruz. ŞİDDET GÖRÜYORUZ. 
Küçücük bir çocuğa kıyılıyor, öldürülüyor, tecavüze uğratılıyor. Evet içimiz yanarken bunların eğitimsizlikten olduğunu söylemek çok kolaya kaçmak gibi, oturduğum yerden konuşmak gibi algılanacak.
Ama değil.
Eğitim şart.
İnsanlık eğitimi, ahlak eğitimi, karakter ve kişilik analizleri, terapiler ve sapkınlıklar çözülmeli.
İnsan analizi, yasam kalitesini arttırır.
Caydırıcı cezalar, kısasa kısas olduğu müddetçe, önüne geçilir hale gelir. 
Fakat eğitim kalitesi ne kadar artarsa, refah o kadar yakındır.
Her ailenin, her bireyin eğitmeni, terapisti sağlanırsa, gerçekten inanıyorum; bir sonuç elde edeceğiz. 
Kimse kimseyi duyamaz hale geldi. Herkes öfke ve kin dolu. Duyarlılığın üst düzey arttığı ve hassaslaştığı noktada herkes birbirine sağır. Bizim gibiler birbirini sessizlikte duyar.
Eğitmenlere ve psikologlara verilecek güç, bir toplumu ilmek ilmek örmek demektir, yeşertmek demektir. 
İstediğim tek şey her aileye eğitim! Her aileye terapi! ZORUNLU VE SEVİLİR ŞEKİLDE YAPILMASI! 
Bir gün bunun için adım atacağım. Benden önce atılan bir adım olursa gönüllüyüm. Eğitmeye, eğitilmeye. Öğrenmeye.

Seni hâlâ görüyorum.(Pınar Gültekin anısına.)

Oku bu yazdıklarımı. Oku. Düşün.
Bana nasıl kıyabildin? Yaşayacağım günlerime, gülüşlerime nasıl kıyabildin? Hiç mi acımadın parıl parıl parlayan, gülüşle bakan gözlerime? Hiç mi vicdanın sızlamadı? Beni nasıl bir karanlığa sürükleyebildin? 
Sen hiç korkmadın mı? Beni boğmaya çalışırken sen nefessiz kalmadın mı?
Beni bastırmaya ve susturmaya çalışırken hiç kendinden tiksinmedin mi? 
Etim, kemiklerim acırken bağıramadım, bir ölüydüm artık, bedenime bile saygın olmadı. Yakmaya çalışırken; o benzini yüzüme dökmeye çalışırken, ellerin titremedi mi? 

..Titredi. 
Seni gördüm. 

Kalbim atmıyordu, nefes alamıyordum. Ama seni gördüm. Gözlerim kapalıydı belki, ağzım hafif açık, ve seni gördüm. Bedenimi yakamadın. Pislik ellerini bedenimden hâlâ ayıramadın. Beni rahat bırakmadın, nefes almıyor oluşum seni durdurmadı.
Üzerime beton döktün. Suskundum oysa ki. Artık ben yoktum. Sadece bedenimdi seni korkutan. 
Sana hiçbir zararım olmayacağını bildiğin halde üzerime beton döktün. Artık yaşamıyor oluşum senin o sapkın, karanlık ruhunu hâlâ tatmin etmedi.

Beni kapkaranlık bir ormana bıraktın..

Önce boğdun. Gülen gözlerim soldu. 
Sonra yaktın. Belki heyecanla okuyacağım bir kitaba uzanacak ellerimi yaktın.
Beni bir varile sığdırdın. Beni kaybetmeye çalıştın. Yok etmeye. Hiç olmamışım gibi. Hiç bu dünyaya gelmemişim gibi.
Beni kapkaranlık bir ormana bıraktın. Yoruldun. Belki de hayatında hiç bu kadar zorlanmadın. İşin ucunda korkun vardı. Korktun. 
Kaçtın.. Bense bekledim.. 
Bulundum.
Yakalandın.
Bitmedi işkencem. Bu kadar şeye rağmen yine beni suçladın. İftiralar attın.. Yalanlar söyledin.. 
Yahu ben ÖLDÜM!
ÖLDÜRDÜN BENİ!
Ama sen korkaksın.
Ve sen yaşıyorsun. Aldığın tüm nefesler ızdırap artık.
Izdırap ki her aldığın nefes sana benim nefessiz kaldığım anları hatırlatmak zorunda kalacak.
Başını çevirdiğin her yerde bitkin halimi göreceksin.
Peki sen. Sen nasıl öleceksin?
Ölüm korkusu sardı her yanını. Bana ne yapacaklar diye düşünüyorsun. Bunu düşünmekten bir an olsun vazgeçmeyeceksin.
Benden çaldığın her an için, her salise için, azap çekeceksin.

Seni hâlâ görüyorum. Yok etmeye çalıştığın, zarar vermeye çalıştığın, bedenimdi.
Ruhumdu, kırmaya çalıştığın, yargıladığın, hakim olmaya çalıştığın.
Ben, seni, azabımla hâlâ görüyorum.
Azabımın korkusuyla belki bu dünyadan göçmeye kalkışacaksın. 
Ama cihan ikidir.
İlkinde alamadığın nefesi ikincisi verir sanacaksın.
Oysa azabım ilkinde de, ikinci cihanda da hâyâl edemeyeceğin denli korkunç.
Ben korkmuyorum. Korkmayacağım. 
Ama sen ne yaptıysan korkundan yaptın. Ne yapacaksan korkundan yapacaksın. Ve bu azap, senin korkunu bir an olsun dindirmeyecek.

Gidenin yükünü de sen alma annem.

Sadece gitmek istedi. Bırak.
Derin bir nefes al ve çabalamayı bırak.
Hayır, mesaj atmıyorsun, aramıyorsun zaten; bunları çoktan bıraktın.
Kafanda çalışan milyonlarca düşünceyi kast ediyorum, bırak.. 
Nasıl yapacağım deme.. Anında at kendini en güvendiğin insanlara.. Ailene sarıl, arkadaşlarına sığın. Gerçek ol, net ol, yaşama diyemem acıyı. Yaşa. Üzül, özle, ağla. Ama bırak.
Bırak ki yaran güzelce kabuk bağlasın. Bırak ki izi kalmasın.
İzi kaldıysa, çok oynadıysan.. Çok uğraştıysan, kalbinde yumrularla gezdiysen uzunca.. Bırak yine.
O iz sana yakışmak için geldi. Kabul et.. Kapatma izini. Meydana koy. Elbet izini seveceksin. 
Bir düşün kimlerin aklından milyonlarca kez geçtiğini. Belki de birinin aynı acıyı senin başkasına duyduğun gibi, sana duyduğunu. Ne kadar değerli olduğunu.
Tamam.. Ben meditasyon yaptırmıyorum. :)
Karşındakini anlamanın en iyi yolu onu serbest ve özgür bırakmaktır. Eğer gitmek isteyen birini durdurmaya çalışırsan, sadece bugünün kaygılarıyla yarınını da mahvetmeye başlarsın. Yani, yaptığın her şey sadece sana dönen bir boomerang, içindeki tüm kaygıları unut. 
Sana dönen boomerangın umut olsun.
Neşe olsun.. Kahkaha olsun.
Kendine yaslan, dik dur. Tamam sevdin, yazdın çizdin oo şiirler.. Aşkından bir divaneye döndün. Ama bir şeyi unutuyorsun. Bu hayat bu kadar işte.
Eninde sonunda bitecek ve bitmesi mümkün her şeyin. Elinde değil.. Gözünü bir çiçeğe iliştir.. Uğraştın, yeşerttin, büyüttün.. O çiçek yitip gitmeyecek mi hiç? Uzun yıllar yaşadı diyelim.
2 gün yahut 2 yıl. Ölümsüz değiliz ki..
Eğer öyle olsaydı göğsünde yarattığın o ağır hissi taşımakta haklı olabilirdin. Ölümsüzüm ben, yaşarım acımı. Bi 50 yıl veriyorum kendime onu unutmak için derdin. Anlardım. Ama değilsin ki.. (:
Bulunduğun ortamı yeşert. Olduğun konumu güzelleştir. Gittiğin yerlere çiçekler götür kalbinden.
Bir parça huzur ver.
Kötüleri de kabul et. Olmayacak olan şeyleri de kabullen. Evet olabilir, zorluklar olabilir, bu da olmayıversin de.
Acıyı yok etme. Acıyı hiçleştirme. Acı var.
O acı sen yaşa diye geldi.
O acı sen öğren diye geldi.
Sana söyleyecekleri var. Eğitecek seni.
Ağlatacak. Üzecek. Tıpkı kahkaha atıp havaya uçtuğun anlar gibi, etkisi olacak.
Pozitif olmanın güzel bir yanı var, ne olursa olsun iyi her hangi bir şeye tutunuyorsun. Ama o kötü olan diye yaklaştığımız duyguları "acı" "üzüntü" "kaygı" kabul etmek, seni pozitif olmaktan alıkoymaz. Aksine daha pozitif olmayı öğrenirsin giderek, giderek daha çözüm odaklı yaşarsın. Yapabileceklerinin sınırı yok. Dünyaya bir tane sen gönderildin. Belki de o acıyı kabullensen. İnsanların senden gitmesini kabullensen ve bıraksan da o bütün duyguları yaşasan.. potansiyelini göreceksin.
:) ilhamlı tavuk göğsü yaptım! Afiyet olsun.

Ne yapalım?

Bugün yine bir kadın öldürüldü ve tüm kadınlar gibi bu vahşilik karşısında ne diyebileceğimi, ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum, ne yapsam ne etsem diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Bir baş kaldırı olarak camlara "kadın cinayetlerini durdurun." 
"Kadına şiddete hayır." 
"Tecavüz ve tacize hayır." gibi cümleleri yazıp yapıştırsak dikkat çeker miyiz?
Yahut şiddet, katliam karşıtı bütün insanlık ayağa kalksa, tek renk giyinse bu yapılanlara caydırıcı cezalar gelene kadar? İşe yarar mı?
Sosyal medyalarımızı tek renge boyasak..
Caydırıcı ceza geldi diyelim. Sonrası ne olacak? Eğitilmemiş bir insanın vahşiliğini nasıl önleyeceğiz? 
Ne zaman öldürülmeyeceğiz?
Ne zaman tacize uğratılmayacağız?
Ne zaman tecavüz edilmeyecek bize?
Yakın mı? Ne zaman son bulacak tüm bunlar?
Nefes alamıyorum, güçlü kalamıyorum. Ağlamaktan kendimi alı koyamıyorum.
Bir insan hayatına son verilmesi başlı başına korkunç ve bunun giderek vahşileştirilerek yapılıyor olması dünya üzerinde rahat nefes alabileceğim hiçbir yer kalmadığı hissini yaşatıyor bana.