5 Kasım 2025 Çarşamba

Ahenk Kabulü

(Doğanın sarsılmaz bütünlüğü.)

🎼 Après un rêve, Op. 7: No. 1 Gabriel Fauré, Joshua Bell, Frederic Chiu.

Soluk, yeşil bir noktanın içinde gözlerim öyle kaybolmuş olacak ki, bir kaç dakikadır ağırlaşan göz kapaklarımı kırpmadığımı, ancak tüylerimi ürperten tek vuruşluk sert bir rüzgar estiğinde fark ediyorum. Bu soluk yeşil nokta, doğanın kusursuzluğundan olacaktır ki tam bir yuvarlak değil, biz insan gözünün bir forma sokma çabasıyla benzetebildiğim bir şekil. Sol kenarlarından yaprağın -sanki uzun bir akarsu, sanki elimin üzerindeki kâğıt çiziği kesiğinin, altından geçen damar gibi- geçen, -gözümü kapadığımda da hissettiğim kabartma yazı gibi- damarları bana açılan bir kapı haline geldi. İçine daldığım bu nokta koca bir gökyüzüne, ağaçlarla dolu bir yola, birbirine ahenkle öten kuşların hiç sarsmadan konduğu dallara götürüverdi. Bir kedi çıkageldi, yorulmuş olacak ki onun da gözleri yumuşakça açılır ve kapanır haldeydi. Birbirimize baktık, -var olduğum zaman mevhumu içerisinde bana uzun gelen bir bakışmaydı- ah, işte başlıyor. Yine bir yuvarlak kapı açılıyor zihnime, yeşile çalan bir çift gözle. Sol göze odaklanıyorum. İncecik kirpiklerin süzülüşü altında beni aynı evren bekliyor. Su sesleri, sessiz bir çığlık gibi duyuyorum, zaten ben hep duyarım. Ve zaten ben hep görürüm. Ve hep olan şeyleri görürüm, fakat herkes gördüğü halde yanından öylece geçip gidiverirken, ben bazı yeşilliklerde ve çığlık atan sular içinde sonsuza dek kalmayı isterim, sonra ayak uydururum bir kaç saat hayranlık duyup evlerine dağılan ‘akıllı’ şey’lere. Neyse ki onlara baktığımda da yuvarlak bir kapı bulabiliyor, kendime evrene varabilecek bir yol çiziveriyorum. Ne demişti, ‘yolunu tamamiyle yitiren kişi, yeni bir yol keşfeder.’ kimsenin bilmediği, yepyeni bir yol. Varlığımı çift ve tekli yuvarlak şey’ler içinde buluyorum. Yokluğumu su çığlıklarının yükselişine borçluyum. Tadına bakasım geliyor bütünlüğün, gözlerimle tadına bakıyorum mavi gökyüzünün. Gözlerimle yutuyorum kedi kirpiklerini, hışırdayan yaprak seslerini gözlerimle duyuyorum. Gözlerim, ölen ve doğan bütünlüğü tümüyle görüyorken, kabul doğuyor içine. Parlıyor, ‘ahenk kabul’ünden. Böyle diyorum; ‘ahenk kabulü gözleri parlatır.’ Tüm renkler gözlerime doluyor, gözlerim simsiyah oluyor. Gökyüzü karası. Işığın yokluğu, görünmeyen -yani göremediğim- siyah. Tüm renklerin yansıması. Siyah. Siyah bakıyorum, soluk yeşil noktalara, baskın gökyüzü mavilerini, nehrin kenarlarında duran kahverengi taşlarını, toprak kokusunu görüyorum -gri kokuyor- siyahı doğada bulamıyorum. Batmak gerek, ay’ı ve ölümü örnek alıyorum. Battıkça, dibe ve derine girdikçe siyahı buluyorum. Toprağı kazıyorum, saydam tırnaklarımla. Bir çift yuvarlak, soluk yeşil tohum ekiyorum. Şimdi ölü ellerim, derinde, tohumla birlikte. Bilmem kaç ay sonra canlanacak, karanlıktan çıkmasını bekliyorum. Yerini unutmamak için üzerine bir kozalak bırakıyorum. Kozalak bütünlük ve ‘ahenk kabulü’ kokuyor. -beyaz renk- duyuyorum. Tırnaklarımın içine dolan toprağı kokluyorum, boğazıma iştahım kabarınca dolan o sıvı doluyor. Ekzokrin bayramını kutluyorum, kokinaların dikenleriyle tırnaklarımın içlerini temizliyorum. Bir kaç kırmızı kokina çiçeği -yuvarlak silcanlar- düşüveriyor ayaklarımın diplerine. Gözlerime kırmızı renk gelir umuduyla reçel yapmak için topluyorum. Olmuyor. Yine siyah kalıyor. Ancak güneşe dönünce gözümü, silcanlara baktıkça kızıllar yansıyor gözüme. İstediğim geçici renkleri elde ediyorum. Kahverengi nehir yanı taşlarından biri tıkırdayıp kendini suya bırakınca tekrar çıkıyorum reçelini yaptığım kırmızı silcan yuvarlağının içinden. Düşmemek için direnen diğer kahverengi taşı alıveriyorum avcuma. Avuç içim kadar taş, altı nemli, uçurumun ucuna götürüyor bedenimi. İki göğsümün arasına bastırıyorum nemli, soğuk kısmını. -en çok iki göğsümün arası acıyor soluk yeşil noktalardan uzak kaldıkça çünkü- ve -en derin yerim, iki göğsümün arası- ve -en ferah yerim, iki göğsümün arası.- ayaklarımın dibinden taşlar ve kayalıklar düşüyor, ben köklenmiş halde bekliyorum, taşın soğukluğunu iki göğsümün arasında yumuşatıyorum. Renksizliği görüyorum gözüm kapalı, taşı, ayaklarımın ucunu duyuyorum. Nefesimi görüyorum. Derin ve dört saniye. Tüm uçurum dağılıyor ayaklarımı bastığım kaya parçası hariç. Gökyüzüne devriliyorum. Taş ellerimden kayıp, nehre süzülüyor. Ahenk kabulünü imzalamış oluyoruz, vardığı yer tam da nehrin çalılarla tıkanıklığının açılmasına yarayacak ağırlıkta, ona ihtiyacı olduğunu bildiği yer olunca. Çalılar açılıyor, nehir yine dünkü gibi, bir yol çiziyor. -yaprağın damarları gibi- Ucuna doğru işte o yorgun kedi. Tedirgin bir adımla önünden süzülen suyu yudumluyor, soluk mavi diliyle. Kirpiklerinin tadına bakıyorum yine gözlerimle. Kirpik uçları güneşte parlıyor. Bir bulut gölgesi düşüyor. Suya doyuyor, esniyor ve ben yuvarlak, yeşil gözlerinden geçiyorum. Kendimi nehrin içinde buluyorum. Soğuk, taşı görüyorum. Değiyorum. Dokunmayı da görüyorum. Yine bir koku gösteriyor kendini. O uzun damarlı yaprak. Nehirden yarım saliselik ani ve hızlı bir nefesle çıkıyorum. Saçlarım sırtıma ve omuzlarıma dokunuyor usulca, damlalar bacaklarıma düşüyor. Damlaları kokluyorum. Nehir damlaları. Vardığım yer kozalağın başı oluyor. Damlalar tohumlara ulaşana kadar bekliyorum. Damlalar siyah oluyor. Derinlik karası, gökyüzü siyahı. Toprağın altını duyuyorum. Tohuma yerleşen sıvının çıt seslerini görüyorum. Arkamdaki dar ağaç kavuğunun içine yatıyorum, cenin gibi. Tohum da, ben de, silcanlar da, taş da, artık hepimiz siyah oluyoruz. Yansıttığım tüm renklerimi de alıyorum, siyaha yatıyorum. Bir yıldız kayıyor, gözüm parlıyor. Gözüm hep parlıyor. Göz kapaklarım çok yorgun. Soluk, yeşil bir noktanın içinde gözlerim öyle kaybolmuş olacak ki, bir kaç dakikadır ağırlaşan göz kapaklarımı kırpmadığımı, ancak tüylerimi ürperten tek vuruşluk sert bir rüzgar estiğinde fark ediyorum.

Fakat tüm bunları bir kenara bıraktığımda yalın haliyle henüz çürümemiş yaprağın üzerinde, yuvarlak bir şekil işte. Yuvarlak şeklin sol kenarından da yaprağın biraz nemli damarı geçiveriyor. İşte bu kadar.

Ne mümkün ki tüm bunları bir kenara bırakamıyorum. İşte bu kadar.

🎼The Swan (Saint-Saëns) Yo-Yo Ma ve Kathyrn Stott.

02.10.2025

18:00 - 19:30

Ankara, Çankaya

gpe

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder